Feminizm

“Kadın hakları” 60′lı yıllardan sonra sıkça duymaya başladığımız bir kavram olmaya başlamıştır. Bu kavramın içeriğinin doldurulmasında ise feminist hareket etkili olmuştur. Feminist hareket çerçevesinde kadın sorununu sadece kadın-erkek eşitsizliği açısından ele almak tek boyutlu bir çözümleme olacaktır.

Zira kadın sorunu ekonomik, politik, ideolojik psikolojik yönlerin iç içe geçtiği karmaşık bir olgudur. Bu çalışmada feminist politikaların belirlenmesinde etkin olan düşünce akımları boyutundan kadın haklarının kültürel olarak geçirdiği süreç ortaya konulmaya çalışılacaktır. Feminizmi genel olarak kadın=erkek ayrımcılığına karşı çıkarak, cinsler arasında siyasal, ekonomik ve toplumsal eşitliği savunan görüş olarak tanımlamak mümkündür. Batıda Fransız devrimi ile birlikte kadınların seçme ve seçilme hakkı, mülkiyet hakkı kadın özgürlüğü kavramı çerçevesinde savunulmuştur. Çeşitli eylem ve reformlar sonucunda kadınlar açısından bazı haklar elde edilmiştir. Feministler bu hakları elde ettikten sonra özgürlüklerinin yalnız bu haklarla sınırlı olmadığını, asıl sorunun erkeğin kültürel egemenliği olduğunu savunarak mücadelelerine devam etmektedirler. Feminist hareket tarihsel açıdan I. Dünya Savaşı öncesi ve 1968 sonrasında.olmak üzere iki döneme ayrılmaktadır. Bu hareket ile bir çok kadın bir araya gelmiş “daha önemlisi kadın-erkek eşitsizliğine karşı bir şeyler yapılması gerektiğini, bu konuda ilgisiz birçok kadına fark ettirmişlerdir.

Feminizm 1968 sonrasında daha geniş bir tabana yayılma eğilimi göstermiştir. Günümüzde feminizm bazı vurgu farklılıklarıyla değişik ülkelerdeki çeşitli kadın gruplarınca benimsenmektedir. Batıda kadın haklan teorik olarak çeşitli düşünce akımlarının etkisinde tartışılıp gelişirken, Türk toplumunda kadın hakları, sadece kültürel nedenlerle değil, Tanzimat’tan günümüze kadar ülkenin kalkınması açısından ekonomik bir temele de dayanarak, kadına işletmenin kâr maksimasyonu açısından hesaba katılması gereken bir araç; toplumbilimsel deyişle cinsiyet rolünün gereklerine uygun olarak hesaba alınan birimler olarak bakılması ile gündeme gelmiştir. Temelde ataerkil toplumsal düzenini eleştiren feminist görüşü bir bütün olarak çözümlemeye imkân tanıyan bir teoriyi geliştirilemediğinden, feminist düşünürler, liberalizm, marksizm, psikanaliz, varoluşçuluk, radikalizm gibi düşünce akımlarının etkisinde kalarak oluşturdukları teoriler ile kadın haklarına alternatif çözüm arayışlarını sürdürmektedir. Bu feminist teoriler, kadınların ataerkil toplumsal düzen yapısı içinde değersizleştirildiklerini varsaymakta ve bunun nedenini sorgulamaktadır.

24 Eylül 2011 Saat : 8:20
Okunma
egitim
devamını oku

Oryantalizm

Oryantalizm, Yakın ve Uzak Doğu toplum ve kültürlerinin, dilleri ve halklarının incelendiği batı kökenli ve batı merkezli bir araştırma alanlarının tümüne verilen addır.
Terim, kimi çevrelerde 18. ve 19.yüzyıllardaki Avrupa emperyalizmi döneminin zihniyeti tarafından şekillendirilmiş Amerikalı ve Avrupalıların Doğu araştırmalarına işaret etmekte kullanılarak olumsuz bir yan anlam kazanmıştır. Bu anlamda oryantalizm Doğu kültür ve halklarının önyargı dolu ve bu kültürlere yönelik dışarıdan yorumlarını işaret etmektedir. Terimi bu bakış açısından ve olumsuz manada kitaplarında -özellikle de Orientalism (1978) kitabında- kullanan en ünlü kişi Edward Said’dir. Bernard Lewis gibi batılı akademisyenler ise Said tarafından kelimeye yüklenen bu olumsuz imaları eleştirmişlerdir. Oryantalizmi daha radikal boyutta inceleyen Türk aydınlarından Ömer Baharoğlu, oryantalizmin Batı’nın emperyalist eylemlerine katkıda bulunan bir kurgu olduğunu aslında hiç masum bir imgelem veya disiplin olmadığını ve Batı’nın dünyanın değişik coğrafyalarına sızma girişimlerinin fikri/bilimsel/kültürel altyapısının oryantalizm tarafından teçhizatlandırıldığını söylemektedir. Biricik gerçeklik ise oryantalizmin resmi veya gayrı resmi başlangıcından itibaren tümüyle yüklendiği ve bugün hala aynı şevkle uygulanabilirliğini artırmaya çalıştığı görev ,emperyalizmin Doğu coğrafyalarına sızma girişimini meşru ve kolay hale getirmektir. Yani neticede masum gibi görünen ama hiç de masum olmayan bir fikirler ve çalışmalar kompozisyonu olan oryantalizm; özellikle 18-19. yüzyıllarla birlikte emperyalizmi meşrulaştırmak amacıyla ortaya çıkan sosyal bilimlerden sosyoloji, hukuk ve ekonominin de temel fikri alt yapısını hazırlamıştır.

Terimin Anlamı
Oryantalizm kelimesi güneşin doğuşunu ifade eden Latince Oriens kelimesinden türetilmiş ve coğrafi manada Doğuyu işaret etmekte kullanılmıştır. Kelimenin karşıtı genel bir kullanımın kazanmamış olan Occident’dir.

24 Eylül 2011 Saat : 8:17
Okunma
egitim
devamını oku

Edebiyat Felsefe İlişkisi

Felsefe ile edebiyat ilişkisi, genelde felsefeden edebiyata doğru bir ilişki olup, felsefenin, edebiyat yapıtının gerisindeki felsefi anlayışı tanımlaması yönündedir. Bununla birlikte, bazı edebiyat yapıtlarının da bazı felsefecilere örnek olduğu bilinen bir gerçektir.
Felsefe ile edebiyat arasındaki bir diğer ilişki biçimi ise, edebiyat teorisinin oluşumunda ortaya çıkmaktadır. Bilindiği gibi, Aristoteles’in Poetika, Immanuel Kant’ın Yargı Gücünün Eleştirisi, Hegel’in Estetik adlı yapıtları, bu ilişki biçiminin sonucunda oluşmuş başyapıtlardır.
Felsefe ile edebiyat arasındaki bir diğer ilişki biçimi ise, mevcut edebi yapıtların, gerçeklikte yaşanan sorunlarla sorunsal bağının kopması durumunda yaşanmaktadır. Felsefe, bu durumda, edebiyatın yaşadığı bunalımın neden ve kökenlerinin ne olduğunu tanımlamaya çalışmaktadır.
XXI. Dünya Felsefe Kongresinin Felsefe ve Edebiyat oturumlarında sunulan bildirilerin içerikleri bu yöndeydi.
Raisa Aleynik, ‘Estetik Deneyim ve Dekonstruksiyon’ başlıklı sunumunda, postmodenizmin akademik olmayan bir tarzda felsefe yapmasının dikkate değer olduğunu dile getirdi.
Aleynik’e göre, postmodernizm felsefeyi, edebiyat teorisini; sosyolojiyi, tarih araştırmalarının da etkilemekteydi. Postmodernizmin oluşmasında, edebiyata bakış, estetik bakış büyük rol oynamıştır. Derrida’nın, felsefe ve edebiyatı, tür ve tarz olarak eşit hale getirmeyi amaçlayan ilk dönem çalışmaları, bu anlamda ilgi çekici olmuştur.
Derrida’nın dekonstruksiyon anlayışında kültür, doğaya baskın çıkmaktadır, Rusya’daki dekonstıuksiyon çalışmalarında ise (L. Karasaev) tam tersi, doğanın kültüre baskın geldiği görülüyordu. Dekonstruksiyonun farklı yönlerini gösteren bu iki stratejisi, aslında birbirlerini tamamlamaktaydı: Biri bize Avrupa rasyonalizminin mutlaklık tehlikesini hatirlatır, diğeri ise bilincin dünyadan kovulması tehlikesini.
Kolombiyalı felsefeci Jose Gabriel Coley, ‘Gabriel Garcia Marquez’de Özgürlük ve Kader’ başlıklı sunumunda, Marquezin roman kişilerinin özgürlük ve yazgı arasında gidip geldiklerini söyledi. Coley’in bildirisi, katılımcıların katkısıyla derinlemesine tartışıldı.
Türkiye adına katılan İngiliz konuşmacı Barry Stocker, ‘Roman ve Hegel’in Edebiyat Felsefesi’ başlıklı sunumunda, Hegel’in karşıtların birliği kavramını oluştururken, Schlegel’in ironi görüşünden yararlandığını dile getirdi. Ona göre, Hegel, edebiyata felsefenin altında bir yer tanıyordu. Hegel, ironiyi güzel ruhun negatif konumu olarak tanımlıyordu. Güzel ruh, ironiyle, dünyadaki kötülüğe karşı dıırurken, kendisi kötülüğe dönüşüyordu.
Edebiyatın bugün dünyada yaşanan terorizm, insan haklarının ihlali, küreselleşme gibi problemleri konu edinememesinin iki nedeni vardı: Bunlardan biri, bugünkü edebiyatın, 19. yüzyılda ilerlemeci edebiyat anlayışına göre kurulmuş olmasıydı. Bu anlayışa göre, örneğin roman, toplumun ileriye doğru gelişimini betimliyordu. Bu bağlamda, edebiyat, terör eylemi yapan ama kendisini “kurtuluş mücadelesi veren bir örgüt” olarak tanımlayan bir örgütün eylemlerini terorizm olarak gösteremiyordu. Edebiyat kahramanı değil, kişi figürünü temel almalıydı. Olup biteni betimlemekten çok sorunu göstermeliydi. Böyle bir edebiyat anlayışının modeli ise Homeros değil, Sofokles’tir.

24 Eylül 2011 Saat : 8:16
Okunma
egitim
devamını oku

Doğacılık Natürizm

Doğayı kutsama ve yüceltme tutumu içinde olan öğretilerin genel adı; natürizm.
Doğalcılık (natüralizm) ile karıştırılmamalıdır.

Doğacılık, özellikle dinsel anlamda doğaya tapınmayı dile getirir. Bunun dışında doğaya uygun yaşayışı yeğleyen Stoacılar, Rousseau’nun doğaya dönüşçülüğü, dinin kökenini Ay, Güneş, ateş, fırtına gibi güçlerin kişileştirilmesine ve yüceltilmesine bağlayan kuramlar doğacılık kapsamına girer.

Ayrıca, Fransa’da 1897′de Saint-Georges de Bouhélier’nin temelini attığı, bilim ve sanayi çağdaş dünyaya özgü güzellikler olarak değerlendiren, maddeci ve şiirsel ögeleri birleştirmek isteyen ve yaşamı bir bütün olarak gören edebiyat akımına da doğacılık denir. Bu akım özellikle tiyatro alanında, Fransız doğalcılığını şiirselleştirmeyi amaçlamıştır.

24 Eylül 2011 Saat : 8:14
Okunma
egitim
devamını oku

Doğalcılık Naturalizm

Doğalcılık, edebiyat, resim ve felsefede yaşamı olduğu gibi yansıtmayı öngören akımların genel adıdır. Natüralizm olarak da bilinir. Doğalcılığa göre doğanın, nesnel yasalar uyarınca işleyen bir düzeni vardır. Gözlem ve deneye dayalı bilimler, işte bu yasalar sayesinde doğa ile ilgili her alanda sağlam, kesin bilgilere ulaşabilir. Doğalcılık, doğa bilimlerinin sanata ve edebiyata uygulanmasıyla ortaya çıkmıştır. Doğalcı anlayışa göre gerçek olduğu gibi yansıtılmalı, yaşamın kaba ve bayağı sayılarak ele alınmayan yönleri de işlenmelidir. Doğalcı anlayışa göre birey, içinde yetiştiği toplumsal ve doğal çevrede biçimlenir. Ekonomik ve toplumsal baskılar altında ezilen bireyler, içlerinden gelen güçlü dürtülerle hareket ederler. Alınyazılarını belirleyebilme gücünden uzak olduklarından davranışlarından da sorumlu tutulamazlar.

Sanatta doğalcılık

Görsel sanatlarda Doğalcılık, doğanın olduğu gibi betimlenmesi biçiminde ortaya çıktı. Gerçekte ilk Doğalcı yapıtları, Eski Yunanistan’da, klasik dönem sanatçılarının verdiği söylenebilir. Rönesans sanatçıları, bir bakıma bu anlayışı yeniden canlandırdılar. 17. yüzyılda yaşayan Doğalcı ressamlar doğayı, güzelliği ve çirkinliğiyle olduğu gibi yansıtmakta birleşiyorlardı. Doğalcı terimi de ilk kez bu yüzyılda kullanıldı. İngiliz manzara ressamı John Constable, 1830′larda doğanın tüm yönleriyle, olduğu gibi betimlenmesi gerektiğini savundu. Constable’ın etkisinde kalan Fransız Barbizon ressamları, yeni Avrupa Doğalcılık’ının manzara resmindeki temsilcileriydi. Bu yıllarda Jean-Baptiste Camille Corot, Alfred Sisley, Camille Pissarro ve Claude Monet de Doğalcı yapıtlar verdiler. 19. yüzyılın sonuna doğru Doğalcılık Alman ressamları üzerinde de etkisini gösterdi. ABD’de ise Doğalcılık 19. yüzyılda, Gerçekçilik’le iç içe gelişti.

Edebiyatta doğalcılık

Edebiyatta Doğalcılık, 19. yüzyılın ikinci yarısında Fransa’da doğdu. Bu akımın kuramsal temellerini Fransız Hippolyte Taine‘in oluşturdu. Taine’in düşüncelerinden etkilenen Goncourt Kardeşler, ilk Doğalcı roman olan Germinie Lacerteux‘u (1864) yazdılar. Ama edebiyatta Doğalcılık asıl anlatımını, Emile Zola‘nın Le Roman expérimental (1880; “Deneysel Roman”) adlı deneme yazılarında buldu. Goncourt Kardeşler’den etkilenen Zola’ya göre romancı, olguları yalnızca saptayarak yazmakla yetinen bir gözlemci değil, roman kişilerinin iç dünyalarını, duygusal ve toplumsal olguları bir dizi deneyden geçiren bir deneycidir.

24 Eylül 2011 Saat : 8:12
Okunma
egitim
devamını oku

Diyalektik

Diyalektik kavramı, başlangıçta tartışma sanatı, ya da çelişkili yollardan muhataplarını ikna etme sanatı anlamına gelmektedir. Karşıtlıkları kullanarak gerçekleştirilen akıl yürütme biçimidir, diyalaktik ve Sokratik yöntem, tartışma ve düşünme sanatı olarak diyalektiğin Antik Çağ’daki en yetkin halidir. Değişimin ve hareketin sürekliliği düşüncesi bu aşamada diyalektik olarak ifade edilmiştir. Bir fikirden ya da ilkeden içerdiği olulmlu ve olumsuz bütün düşünceleri çıkarma yöntemine diyalektik denilmekteydi.
Platoncu anlayışta fikirler, gerçek anlamına geldiklerinden diyalektik fikirlerin diyalektiğidir.Ama başka yönlerde, duyulur olandan nesnelerin fikirlerine ulaşma ve giderek bu nesnelerin ve bilgilerin saf değişmez ilkelerini ya da yasalarını bulgulama anlayışı olarak da ortaya çıktığı görülür. Heraklitos’un “aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz” sözü diyalektiğin başlangıç halindeki açık tanımını göstermektedir. Diyalektik üzerine bütün çalışmaların başlangıç noktası burasıdır. Oluş ve değişim kavramları bu noktada diyalektik anlayışın temel kavramları olarak belirirler. İlk Çağ filozoflarının birbirine zıt yönlerde de olsa diyalektikçi oldukları söylenebilir.Sokrates’te ve Sofistler’de diyalektik yöntemin belirli şekillerde kullanıldığı bilinir. Aristotales, diyalektiğin babası olarak Heraklitos’u değil Elealı Zenon’u gösterir. Zenon’un diyalektiği bir tür özdeşlik düşüncesine dayanır. Zenon, diyalektik yöntemi kullanarak hareketin olanaksızlığı gösterir bir dizi paradoksla. Ona göre evrende görülen çokluk ve çeşitlilik yanıltıcıdır, tıpkı hareketin yanıltıcı bir görünüm olması gibi.
Hegel’e gelindiğinde ise tam bir felsefi çalışmayla ortaya konulur diyalektik.Bir yöntem olarak içerimleri kuramsal bir açıklamayla ortaya konulur.Buna göre diyalektik, Mutlak Fikir’in tez-antitez-sentez diyalektik üçlü hareketiyle gerçekleşmesi ve bunun bu şekilde anlaşılması yöntemi olarak değerlendirilir.Hegel düşüncenin hareketinden sezinlediği diyalektiği, evrenin hareketine yöneltmiştir; çünkü Hegel evreni “maddeleş bir fikir” olarak görürü. Başka bir açıdan Hegel’e göre düşünce ve varlık özdeştirler aslında. Burada diyalektik, bütün düşüncenin ve varlığın gelişim sürecidir.
24 Eylül 2011 Saat : 8:10
Okunma
egitim
devamını oku

Distopya

Distopya (anti-ütopya, Yunanca: dystopia), çoğunlukla ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini tanımlamak için kullanılır. Ütopya olarak tanımladığımız ideal ve mükemmel bir toplum ve düzen düşlemenin zıddıdır. Distopya günümüzde veya gelecekte sistemin kötüleşeceğini, düzenin insanları terörize edip bildiğimiz anlamda bütün toplumsal bağların yok olacağını öngören karamsar bir bakış açısına sahip kurgudur. Distopik bir toplum otoriter – totaliter bir devlet modeli ya da benzer bir başka baskıcı sistem altında karakterize edilir.
Kelime ilk defa John Stuart Mill tarafından kullanılmıştır. Filozofun Yunanca bilgisi göz önüne alınırsa, kelimeyi “ütopyanın tersi” olarak değil, “kötü bir yer” anlamında kullandığı anlaşılır.
Yunanca bir ön-takı olan dys/dis, “kötü”, “hastalıklı” ya da “anormal” anlamını taşır; ou takısı ise “yok”, “değil” anlamına gelir ki, ütopya (outopia) Yunanca’da “olmayan yer” demektir. Aslında ütopya, “güzel yer” anlamına gelen Eutopia‘ya bir gönderme yapar (eu öntakısı “iyi, güzel” anlamı katar). Yani distopya ile ütopya, dysphoria ile euphoria’nın birbiriyle karşıt olduğu gibi karşıt değildir.

24 Eylül 2011 Saat : 8:09
Okunma
egitim
devamını oku

Didaktik Nedir

Öğretici. Amacı bilgi vermek olan edebiyat ürünleri bu sözcükle nitelenir.

Başlangıçta bu bölümleme yalnız şiir için söz konusuydu. Edebiyat türü olarak yalnız şiir vardı. Dualar, dinsel amaçlı metinler kolay akılda tutulabilmesi için şiir biçiminde yazılıyordu. Türlerin gelişimi sonucu didaktik terimi tiyatro, öykü, roman için de kullanılmıştır.

Dinsel şiirlerin yanı sıra Aisopos’un hayvan öyküleri (fabller) didaktik yapıtların ilk örnekleridir. Türk edebiyatında eski Uygur metinleri, Şaman duaları didaktik bir nitelik taşır. Sonraki yüzyıllarda Müslümanlığın benimsenmesiyle yeni dinin ilkelerini açıklayıcı didaktik ürünler verilmiştir.

Osmanlı dönemi Türk edebiyatında dinsel ve tasavvufi amaçlarla yazılmış yapıtların hemen tümü didaktiktir. Tanzimat’tan sonra ise edebiyatın toplumu, insanları eğitmek için bir araç olduğu düşüncesi sanatçıların öğreticilik niteliğini öne almalarına yol açmıştır.

21 Eylül 2011 Saat : 5:05
Okunma
egitim
devamını oku

Destan Nedir

Destan

Eski çağların kahramanlık öykülerini, ulusların, tanrıların, yiğitlerin savaşlarını, başlarından geçen olayları, toplumun ortak düş gücüyle beslenerek dile getiren büyük manzum yapıtların adı.

Destanlar eskiçağ insanının inanışlarını, yaratılış, varoluş konularındaki düşüncelerini yansıttıkları gibi, toplumların geçmişlerine ilişkin bilgileri de içerirler. Destan kahramanlarının olağanüstülüğü, serüvenlerinin gerçekdışı nitelikler taşıması onların gerçeklerden kaynaklanmadığını göstermez. Nitekim sözlü gelenekte yaşar ve anlatılırken dinleyenlerce o toplumun geçmişteki tarihi olarak benimsenen destanlar, yazıya geçirildikten sonra da gerçekdışı nitelikler taşıdıkları bilinerek, ama toplumun geçmişiyle ilgili, geçmişini dile getiren yapıtlar olarak değerlendirilmişlerdir.

Bugün elimizde bulunan destanların yazıya geçiriliş tarihleri İ.Ö. 2000 yıllarına dek çıkarılabilmektedir. Sümer-Akad-Babil uygarlığının ürünü olan ve çiviyazısıyla pişmiş çamur tabletlere geçirilen Gılgamış Destanı, bilinenlerin en eskisidir. Destanın kahramanı Gılgamış, Uruk kentinin beyidir ve Gılgamış’ın serüvenleri destan türünün bütün ana özelliklerini taşır. Homeros’un İlyada ve Odissia destanlarının ise Atinalı tiran Peisistratos (ölümü İ.Ö. 527) döneminde yazıya geçirildiği sanılmaktadır. Yunan sitelerinin Troya (Truva) kentini ele geçirmek için giriştikleri savaşları konu alan İlyada ile Troya’nın yıkılışından sonra yurduna dönmek üzere yola çıkan İthake kralı Odisseas’nın (Odyseus) serüvenlerini anlatan Odissia destanları ise yazılı destan türünün en iyi örnekleri arasındadır.

Sözlü anlatıma dayanan destanlar, epik şiirin en yetkin örnekleri sayılmaktadır. Anlatım olarak şiirin seçilmesi, destanların kolayca ezberlenerek belleklerde kalmasını, kuşaktan kuşağa geçmesini sağlamıştır. Bu durum, başlangıçta bireysel bir yaratı olan destanların zaman içinde gelişip büyümesine, ayrıntılarla zenginleşmesine, anonim bir nitelik kazanmasına yol açmıştır. Ama hepsinin ortak yanı, ürünü oldukları çağın toplum düzenini yansıtmalarıdır. Destan kahramanları, toplumu yöneten kişiler ya da destana konu olan savaşlarda sivrilen kahramanlardır. Sözlü gelenekte oluşup gelişen destanların, toplumların tarihsel gelişim süreçlerinde yazının kültür aracı olarak kullanılmasıyla yazıya geçirildikleri görülmektedir. Bu, destanları yazıya geçirme denemeleri genellikle bir şair tarafından yeniden yazma ya da küçük değişikliklerle yazıya geçirme biçiminde gerçekleşmiştir.

21 Eylül 2011 Saat : 5:03
Okunma
egitim
devamını oku

Yeryüzü Şekilleri Dağlar

Dağ, çoğunlukla dik yamaçlı, çevresindeki topraklardan en az 500 metre daha yüksek, yuvarlak ya da sivri tepeleri olan bir kaya kütlesidir. Dağlar tek tek olduğu gibi birbiriy­le bağlantılı olarak da dağ zincirleri, sıradağ­lar ya da dağ kütleleri oluşturur. Zincir, sıradağ ve kütlelerin bir araya gelmesinden dağ sistemleri oluşur. Yeryüzünde iki büyük dağ sistemi vardır:

  1. Büyük Okyanus Dağ Sistemi

  2. İspanya’dan Doğu Hint Adaları’na kadar uzanan Akdeniz-Himalaya Dağ Siste­mi

Okyanus tabanından yükselen dağ sistem­lerinin bazı yüksek tepeleri de adaları oluş­turur.
Yanardağların dışında dağlar genellikle ır­makların ve buzulların yerkabuğundaki ka­bartıları yarması ve hareketlendirmesi sonucu oluşmuştur.
Dünyanın en yüksek dağlarından bazıları yanardağlardır. Bunların çoğu sıradağlar ya da yüksek yaylalar üzerindedir. Güney Amerika’daki And Dağları’nda yer alan Cotopaxi (5.948 metre) ve Chimborazo (6.272 metre); Afrika’da Kilimanjaro (5.895 metre) ve Kenya (5.199 metre) yeryüzünün en yüksek yanardağlardır. Cotopaxi aynı zamanda, dün­yadaki etkin yanardağların en yükseğidir. Yeryüzünün en yüksek yanardağ zinciri ise Büyük Okyanus tabanından 9.000 metre yük­selerek Hawaii Adaları’nı oluşturan lav birikintisidir.
Sıradağlar oluşum biçimlerine göre iki bölüme ayrılır:

  1. Bu grupta yer alan Alpler-Himalayalar sistemi ile Kuzey ve Güney Amerika boyunca uzanan Cordilleralar (And Dağları ile Kayalık Dağlar) yerkabuğu katmanlarının kırılma ve kıvrılmasıyla oluşmuş genç “kıvrım dağları’dır.

  2. Doğu Afrika’daki dağlar, Almanya’daki Karaorman Dağlan ve Kuzey Amerika’daki Kayalık Dağların daha yüksek olan güney bö­lümüyle, Orta Asya’daki Tanrı Dağları (Tien Şan) ise yerkabuğunun, çatlama ve kırılma sonucu yükselmesiyle oluşmuş “blok dağlar”dır.

Kıvrım dağları, tortul kayaç katmanlarının kayarak battaniye gibi birbiri üstüne katlanmasıyla oluşur. Tabandan doruğa kilometre­lerce uzayan bu katmanlar ilk oluştukları yerden koparak sürüklenmiş ve milyonlarca yıl sonra bambaşka yerlerde üst üste gelerek yükselmişlerdir. Yükseltiye neden olan bir başka etmen de yerkabuğunun alt katmanla­rının üst katmanlarını sıkıştırmasıdır. And Dağları’nın Bolivya’daki kesimi bu biçimde oluşmuştur. Genç kıvrım dağlarının yer aldığı bölgeler şiddetli deprem merkezleridir.
Yağmur ve eriyen kar sularının oluşturduğu akarsular, kırılma ve çatlama izleri boyunca akarak, vadileri oluşturdu. Buzullar ise iki ya da üç yandan dağları kemirerek kendilerine yol açtı. Akaçlama sisteminin neden olduğu yarılmalar sonucunda, sert biçimde yükselen sarp doruklar ortaya çıktı. İsviçre Alpleri’ndeki Matterhorn Tepesi (4.478 metre) bu biçimde oluşmuştur.
Yeryüzünün en yüksek tepeleri Asya’daki Himalayalar’da ve Güney Amerika’daki And Dağları’ndadır. Himalayalar ve And Dağları yüksekliği 4.000 metreyi aşan çıplak, uçsuz bucaksız yaylaların çevresinde yer alır. Bolivya’da Titicaca Gölü’nün bulunduğu yüksek yayla ile Himalayalar’daki Tibet Yay­lası yeryüzünün bilinen en yüksek yaylaları­dır.

Sıradağlar yol yapımını zorlaştıran doğal engellerdir. Ama yapımı güç ve masraflı tünellerle aşılabilirler. Ayrıca iki yanlarında yaşayan insan topluluklarını böldükleri için, çoğu kez ülkeler arasında sınır oluştururlar.
Dağlık yörelerde yaşam zordur. Yüksekler­de toprak verimsiz ve bitki örtüsü cılız oldu­ğundan, bu bölgelerde tarım yapılamaz. İn­sanlar genellikle hayvancılıkla geçinirler. Bu­nunla birlikte, birçok dağlık bölge, kayak ve dağ sporlarının yapıldığı dinlenme yörelerine dönüştürülmüştür.

20 Eylül 2011 Saat : 11:28
Okunma
egitim
devamını oku
 Son Yazılar FriendFeed
reklam
seo kitabı
reklam
reklam

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Siteler

Ödev